Sunday, November 27, 2005

Where Will You Go, Evanescence

Eskiden oturduğum evde soğuk karanlık bir odam vardı.
Her akşam şarap içer bu şarkıyı dinlerdim:

You’re too important for anyone
You play the role of all you long to be
But I, I know who you really are
You’re the one who cries when you’re alone

But where will you go
With no one left to save you from yourself
You can’t escape
You can’t escape

You think that I can’t see right through your eyes
Scared to death to face reality
No one seems to hear your hidden cries
You’re left to face yourself alone

I realize you’re afraid
But you can’t abandon everyone
You can’t escape
You don’t want to escape

I’m so sick of speaking words that no one understands
Is it clear enough that you can’t live your whole life all alone
I can hear you when you whisper
But you can’t even hear me screaming

I realize you’re afraid
But you can’t reject the whole world
You can’t escape
You won’t escape
You can’t escape
You don’t want to escape

Şimdi de aydınlıkta dinliyorum.

Sunday, November 20, 2005

yoksa

adim adim buyuyen icimde ozlemim mi?
yoksa yalnizligim yada sevgim mi?
guzel olan parmak uclarimda kalan kokun mu?
yoksa ust dudagimi burnuma dogru buzdugumde icime cektigim mi?

sek sek oynar gibi cizgilere basmadan kareleri atlamak mi hayat?
yoksa resim cekip oynadigim misafircilik mi?
Bir suru yeri olup da gidecek yer bulamamak gidince sikilmak mi zor olan?
yoksa hic bi yeri olmayip da bi yere ait olmamak mi?
yok olan mi hayal gucumu arttiran?
yoksa var olup da benimle olamayan mi?

eriyip karismak mi daha kolay?
yoksa uyuyup uyanamamak mi?
yukseklere cikinca nefesimin kesilip diz cokmek istemem mi zayifligim?
yoksa sevdigimin bir damla göz yasina dayanamamam mi?
düdük gibi elbisemin icinde yasamam mi cesaretim?
yoksa ciplak kalmayi goze alabilmem mi?
kusu salip ardindan el sallamak mi zor olan?
yoksa kus olup ucmak mi?
asik olmak mi gozu kara yapan?
yoksa sevmek mi?

ya yoksa?
yoksa varsa?

Monday, November 14, 2005

meraktan

hayat bu bedeli ödemeye değen bir sey mi acaba sorusunun cevabina olan merakim düdük gibi elbisemin icinde sabirla beklememin nedeni...

Sunday, November 13, 2005

Yeni yerler yeni kokular

Kars'ın Iğdır ilçesi demişlerdi kabak kafali bos gozlu oglana.
Ne Kars'in ne de Iğdır'ın anlamini biliyordu. Kim bilir bilmediği daha neler vardi.
Minicik bi kasabaydi. Birbirinden cok uzakta bahceli evler vardi.
Ne cok resim vardi bu minicik kasabada misafircilik oynanacak. Gozunu her yumdugunda hatirlayacakti nasil iplige donustuklerini merak ettigi pamuk bahcelerini, kamyonlardan dusunce toplanip tandirda pisirilen seker pancarlarini, toprak damli evleri, garip konusan cocuklari, coban kopeklerini, acaip ibadetlerini, misir puskullerini ve garip isimlerini.
Baba karsiladi onlari. Niye opmemisti ki sanki oglani, ablasini ve anneyi? "Hos geldiniz, ozledim. Sizi bekledim, yol hic bitmedi" demedi ki? Oysa oglan opmeyi ve bunlari demeyi istemisti.
Baba sadece cantalari tasiyordu. Uzerinde otobus gibi kokan yesil uniformasi vardi.
Yol o kadar uzun surmustu ki, ve o mazot kokusu oglanin icine islemisti. Her yerden bu koku geliyordu. Ve midesi bulaniyordu. Cocuk bu uzun otobus yolculuklarindan sonra, egsoz kokusuna dayanamaz oluyordu ve burnunu kapatiyordu yanindan her arac gectiginde. Cok sonralari yenecekti bu huyunu.
Kocaman bahceli bi eve getirdi baba onlari. Ev sahibi olan yasli cift ve kizlari da bu bahcenin icindeki bi baska evde oturuyolardi. Bahcede tavuklar, hindiler, badem agaclari ve misirlar vardi.
Cocuk bu yeni yerden urkmustu. Sevmiyordu degisikligi, yeniligi. Heyecan verici ama yorucu ve korkutucuydu yenilikler. Toprak damli yeni evlerine yerlestirdi baba onlari ve gitti...
Oysa ne cok ozlemisti oglan yesil uniformali babayi. Oglan opseydi bi kere bari. Yada koklasaydi. Ter, kolonya, yeni utulenmis elbise ve araba koltugu kokusu gelirdi hep babadan. Bu koku babayi hatirlatiyodu yada baba mi bu kokuyu hatirlatiyodu?
Ablasiyla kocaman bahceyi tanimaya ciktilar. Badem ve erik agaclarina baktilar. "Ye ye bitmez di mi abla?" dedi oglan. Tavuklara baktilar, isim koydular onlara tek tek. Hepsi cizgi filmlerdeki karakter isimlerinden olusan bi tavuk ordusu emirlerindeydi artik. Bi de kopek vardi: Karabas. Ama kafasi beyazdi vucudu gri idi. Al işte! Anlasilmaz yetiskinler!
Bahcedeki tahta kulubeden olusan tuvalete anlam veremediler. Evlerin icinde tuvalet olmamasi komikti.
Sonra yoruldular ve uyumak icin eve girdiler. Ee bu bakir bahce onlarindi artik. Bi gunde kesfederlerse tadi kacardi. Yavas yavas...
Oglan sabah uyandiginda nerde oldugunu animsayamadi. Hayal gibiydi. Nerde yatiyordu? Abileri ablalari neredeydiler? Sonra her sey teker teker geldi aklina. İzmir'de birakmisti biri haric hepsini. Ozlemisti onlari. Ama sonra bu dusunceleri kovdu aklindan. Oglan bahceye firlamadan once, giristeki ayakkabilara bakti. Ama babasinin ayakkabilarini goremedi. Kocaman ayakkabilar. Kabak oglanin iki ayagi giriyordu bi tekine. Hep parlak ve boyali ayakkabilari vardi babasinin. Nasil oluyordu da temiz tutabiliyordu babasi? Her sabah kalkacak ve bakacakti. Ama genellikle goremeyecekti o ayakkabilari. Bu dusunceleri de kovdu aklindan. Yeni kasabayi kesfe koyulma fikrine sarildi.
Abla coktan bahceye cikmisti. Onu misirlarin basinda buldu. Misirlarin puskullerine sekil veriyordu. Kuafor olmustu ablasi. Beraber oynadilar. Sekil sekil saclar yaptilar. Kisalttilar, orduler hatta ipliklerden kurdeleler yaptilar misirlara. Hindileri kovaladilar sonra. Biraz da cagla yediler.
Ogleden sonra, bahcede kasfedecek ilginc bir kose kalmamisti. Sira sokaktaydi...
Sokaga cikar cikmaz etraflarini sardilar cocuklar. Cok ilginc konusuyorlardi. Oglanin bildigi ama sanki unuttugu bir dil gibi. Oglan kendi bildigi Turkce'nin dogru dil olduguna karar verdi, ve kendini ustun gordu. Ama bu, oteki cocuklar oyuna baslayinca bitti. Simdi eglenen onlardi. Bi kenarda oturan da ablasi ve kendisiydi. Cocuklar oglani ve ablasini konusmayi bilmemekle sucladilar. Ne kadar da cok egleniolardi!
Bu kuskun bekleyis ertesi gun de surdu. Sabah ayakkabi kontrolunden sonra yeni model misir puskulleri ve dogru sokak! Cocuklar yine almadilar oglanla ablasini oyunlarina. Sonra cocuk dahiyane planini buldu: Onlari taklit etmek! Evet bu kadar basitti. Yavas yavas onlarla arkadas olacakti, ve dillerini taklit edecekti. Onlardan biri gibi olacakti.
Zaman icerisinde plani basariya ulasinca cocuk sunu ogrendi: Dogru yada yanlış yoktu. Sadece az olmak vardı. Iste bu kadar basitti. Her sey az ve cok olan uzerine kuruluydu. Cok olanin dogrusu daha dogruydu demekki.
Bir sonraki sabah, yolculuktan once abilerinden aldiklari bozuk paralari birlestirdiler oglanla kiz. Ve bakkala gittiler, biskuvi aldilar. Oglan kakaolu sevmezdi. Ablasi severdi, ama oglan icin vazgecerdi. Kare seklindeki sutlu bu biskuvilerden nedense 21 tane vardi bi pakette. 10ar tane bolsutuler. Ve kalan 1 taneyi tam ortadan bolduler. Cok adilceydi. Her cumartesi sabahi biskuvi gunuydu. Saatlerce surerdi o hazineyi tuketmek.
Cocuk aksam cok yorgun uzandi yatagina. Ve o gece babasinin kalın sesini duydu. Icini bi heyecan kapladi. Kosup koklamak istedi. Ama yorgunluk daha baskindi. Sabah o kadar erken kalkti ki cocuk, ortalik daha karanlikti. Kosup ayakkabilara bakti. Iste burdaydi. Her zaman parlak kocaman ayakkabilar. Iki ayagini soktu bi teke. Capakli gozleri ile guldu haline.
Salona dondu. Anne babasinin yatak odasinin kapisi onunde duran koltuga uzandi. Tek kisilik bir koltuktu bu. Ama oglan ona uzanabilecek kadar kucuktu.
Bekledi...
Gitmeden gorecekti babasini...
Bekledi...
Sonra bir anligina kapandi gozleri. Sadece bi saniye olduguna yemin edebilirdi oglan. Ama actiginda ortalik aydinlanmisti. Anne mutfakta kahvalti hazirliyordu. Cocuk kendine ofke icerisinde ve bi parca umutla ayakkabilara kostu.
Ama yoktu, yoktu, yoktu...
Yatak odasina girdi. Ortada bir canta ve icinde babasinin kirli elbiseleri vardi.
Bir kac parca kirli elbiseyi cikardi.
Yuzune bastirdi.
Ter, kolonya, yeni utulenmis elbise ve araba koltugu kokusu geliyordu elbiselerden.
Bu koku babayi hatirlatiyodu yada baba mi bu kokuyu hatirlatiyodu?
Ve cocuk sessizce agladi...
Bos bakmiyordu gozleri artik, ıslaktı...
Ama uyukaldigi icin kendisine olan ofkesinden mi agliyordu yoksa ozleminden mi karar veremedi...

Saturday, November 12, 2005

Misafircilik

Sanki dogdugu gunden beri yol aliyolardi.
Otobus gurultulu, mazot, kolonya, tutun ve yemek kokulu idi. Kel kafali kabak oglan koridordaki koltuga oturup arkasina yaslandigi halde ayak uclari ile zemine degmeye calisiyordu. Boyunun yetecegi gunu sabirsizlikla bekliyordu. O gun geldiginde, butun sevdiklerini kalbine beynine koyacak ve mavi denizlerdeki yosunlarla dans etmeye gidecekti. Buna emindi.
Islak gozlu somurtkan kiz ayak ucuna uzanmisti. Anne ise cam kenarinda, her zamanki gibi sessizdi. Basini cama dayamisti. Oglan da bi kere bunu denemisti ama otobus oyle vinnn'liyorduki butun sesi beyninde yankilaniyor, basini agritiyordu. Annesi basini cama yaslayip da nasil rahat ediyordu akli ermiyordu dogrusu. Amaaan, o nelere gogus geriyordu, bundan mi rahatsiz olucakti.
Yola cikali bir tam gunu gecmisti. Sessiz anne saat ilerledikce sarariyordu. Kiz arada uyanip biseyler yiyip yine ayak altina sere serpe bayiliyordu.
Oglan bikmisti yoldan,"Anne ne kadar kaldi?" dediginde cevap hep ayniydi: "Az kaldi oglum."
Ya bu az dedikleri sey bazen ne kadar da coktu. Bitmek bilmiyordu. Demekki buyuklerin ve kucuklerin az'i cok farkliydi. Yada annesi az'i bilmiyordu.
Otekiler tuzlu sicak sehirde, İzmir'de, kalmislardi. Ama oglan, ablasi ve annesi uzaklasiyolardi İzmir'den. Dogunun en dogusuna gidiyorlardi. Hiddetli sikilgan baba onlari bekliyordu dogunun en dogusundaki sehirde.
Oglan sıkıntıdan patlayacakti. Yandaki koltukta kitap okuyan genc kadinin kitabina bakti. Resimsiz sıkıcı bisey diye dusundu. Yazilari da cok kucuk. Bu buyukler ne kadar bayiliyolar canlarini sıkan seylere diye dusundu. Genc kiz yan gozle oglani suzdu. "Okuma bilseydin, fazla bi kitabim var onu sana verirdim" dedi. Oglanin gururu incinmis aglamakli bir sesle, "Ben okuma yazma biliyorum" diye atildi. "Kizma böcük. Ufaciksin. Okula gitmiyorsun sandim." diye ozur diledi kiz, ama oglanın gözlerinde bir ifade yoktu. "Okula gitmiyorum zaten. Bana böcük deme." dedi oglan. Genc kiz sasirdi. Anne ve abla bu konusmayi duyacak kadar kendilerinde degillerdi. "Al o zaman" diye bi kitap uzatti. Oglan kitaba bakti. "Resimlisi yok mu? Mavi denizli ve balikli?" Kızın gozlerinde bir suphe uyandi. Oglan gozlerin icini goruyordu. Kitabi ucundan tuttu, ustune bakti, "Harabelerin Çiçeği" dedi, okuma bildigini ispatladi ve eliyle itekledi; "Sıkılırım" dedi.
Sonra annesinin basini dayadigi genis camdan disariya bakti. Kocaman daglar gordu, sari-yesil otlar, kahverengi sirtli koyunlar ve kurumus camurdan duvarlari olan evler gordu.
Sonra en sevdigi oyuna basladi: Misafircilik.
Hedef bir ev secti, camurdan duvarlari olan. Bahcesinde carsaflar ve kucuk cocuk elbiseleri asiliydi, kurusun diye. Kosusturan tavuklar ve ateşi sönmek üzere olan bi odun ocagi gordu bahcede. Bi de kambur yasli bir kadin. Otobusun gectigi 1-2 saniye icinde gordu evi, adeta resim cekti. Sonra arkasina yaslanip gozlerini sıkıca yumdu.
Oyunun kurallari basitti. Oglan aklinda kalan resmin izleri ile bi hikaye uyuduruyordu. Sonra uydurdugu hikayenin icinde gorunmez biri olarak geziyordu. Misafircilik idi bu oyunun adi. Resimsiz kitaplardan eglenceliydi.
----------Evde iki oglan kardes vardi. Birbirinden yaramaz. Her daim islak burunlu. Anne bahcedeki odun ocaginda yemek yaparken, afacan kardesler tavuklari ve civcivleri kovaliyorlardi. Nine bahcedeki sedire tunemis, kafasi onune dusup duruyordu. Tavuklar kacistikca cocuklar daha da heyecanla atliyolardi tavuk obeklerinin ortasina. Onlarin gurultusu ninenin uykusunu boluyordu. Yemek tam pisti pisecek. Oglanlar camur birikintisine yuvarlandilar. Oyunun eglencesinden hala kahkaha atiyolardi. Bir sure sonra yaklasan tehlikeyi sezdiler: Anne
"Naptiniz? Ustunuzu daha yeni temizlemistim!" diye tehlikeli bir sekilde yaklasirken oglanlar yiyecekleri dayagin korkusu ile az once dagilan tavuklar gibi kacistilar. Ninenin yanina atlayiverdiler. Ustlerindeki camur sedirin ortusune bile bulasmisti. Kambur nine uyandi. Bir elinde terlik olan annenin yamacindaki oglanlara yaklastigini gorunce, olayi kavrayiverdi. "Ellesme bakiyim! Cocuk onlar!" deyiverdi bastonu havada. Bahcedeki islak carsaf ve kucuk elbiseler camurlu olduklari icin yikanmislardi. Sonen odun ocagindaki pismis yemegi icerde yer sofrasinda yiyorlardi simdi. Baba da gelmisti. Oglanlar babanin sag ve sol yanina oturmuslardi. Anne ile barismislardi. Nine sofrada degil, sedirde yiyordu yemegini. Nine hep sedirdeydi. Oglanlar bir kollari babalarinin sag ve sol dizine dayali, islak burunlarini ceke ceke yemeklerini yediler. ----------
Kabak oglan misafircilik oyunu bitince gozlerini acti. Yandaki abla uyumustu. O kitabi okuyan herkes sıkılır ve uyur diye dusunde oglan. Sonra annesinin koluna dolandi. "Anne, anne" diye fisildadi. Uyandirmak istiyordu ama rahatsiz etmemek isteyen bir ses tonuyla sesleniyordu.

"Anne, anne"
"Hmmm?"
"Anne ne kadar kaldi?"
"Az kaldi oglum."

Wednesday, November 09, 2005

ıstırmak

Patrick Suskind'in Koku romanında, kahraman Grenouille, intihar etmek için, güzel kokulu genç kızları öldürerek hazırladığı parfümü üzerine döküyor... Ve bi grup insan kemiklerin sıyararak yiyorlar kahramanı. Sırf güzel kokuyor diye, yiyerek öldürüyorlar.
Bu kitabı okuduğum zaman, aklıma ilk okul yılları gelmişti. Üzerinde Arı Maya resmi olan pembe bi silgim vardı. Her kokladığımda dişlerdim onu. Napiim, çok güzel kokuyordu. Gene olsa gene dişlerim.

Seven insan, hele sevdiği güzel kokuyorsa, ıstırır kardeşim...

Monday, November 07, 2005

hemsireler

Bi oglan bi kiz... Okul caglari gelsin diye bekliyolardi. Kiz biraz daha buyukce.
Kara yuzlu kabak kafaliydi oglan.
O gun banyo gunuydu. Oglan banyo gunlerini cok seviyodu. Pazar gunleri 8:30'da ilk o yikanirdi. Sonra bi kosu sobanin yanina. Pazar gunleri 9:00'da basliyodu Kaptan Custeau. Allahim, ne guzeldi o denizler, maviydi. O da balik olsaydi oralarda! Su deniz dibindeki bitkilere de bakin, yer yuzundekilerden bile renkli. Ustelik bunlar dans edio. Suyla beraber salinio, bi o yana bi bu yana. Oglan balik olsa, o deniz cicekleriyle dans ederdi.
Mavi olsa, balik olsa, mavi balik olsa, dansci olsa...
Otekiler de banyolarini yaptilar. Gittiler sokaga. Ne varsa sokakta!
Oglan ve kiz kaldilar evde, bi de anne.
Sonra baba geldi. Ama bi terslik vardi, hiddet doluydu baba. Nadir gelirdi eve, gelince de gitsem diye beklerdi.
Sonra hiddetli baba, sessiz anne ile bir odaya girdi. Bagirdilar cagirdilar. Kotu sesler geliodu icerden.
Kiz oturmus agliyodu. Oglan aglamiyodu. Oglan aglamazdi.
Oglan denizlere bakiyodu. Masmavi. Ne kadar derindi acaba?
Hiddetli baba anneye vuruyordu icerde. Anne agliyordu.
Oglan televizyondaki mavi denizlerde renkli deniz bitkileriyle dans eden bir balikti.
Oglan sagirdi.
Kizin kafasini televizyona cevirdi. "Bak, baligin kuyrugu turuncu. Onu seyret. Sen de o balik ol. Ben mavi olanim. Dans et o cicekle. Sus aglama. Dans et."
Ama kiz feryat figan.
Hiddetli baba cikti odadan. Yuzu kirmizi ve terli. Oda havasizdi heralde.
Kabak oglanla hungur hungur aglayan kizin yanina geldi, "Ssst, aglama, sus!" dedi.
Oglan, "Ben de soyledim ama dinlemedi. Niye agliyosa? Kaptan'in baliklari var ne guzel." diye dusundu. Kirmizi suratli adamin yuzune bakiyordu. Gozlerinde bir duygu yoktu.
Oglanin gozlerinde hic duygu yoktu. Cansiz, sessiz, duygusuz gozlu kabak oglan.
Kirmizi suratli baba terini sildi, cebinden para cikardi. Bi parca sulu gozlu kiza. Bi parca da donuk gozlu oglana. "Bu oglanin gozleri yok mu?" diye dusundu adam.
Sonra adam cikti. Sulu gozlu kiz gozlerini sildi. Elindeki paraya bakti. Ve belki de neler alacagini dusundu.
Sonra anne cikti iceriden. Bahcede butun evin camasirlarini yikadigi zaman oldugu gibi, esarbi bi tarafta, yuzu gozu terli. Almanyadan gelen komsularinin camasirlari yikayan gurultulu bi makineleri vardi. Oglan keske annemin da bundan olsa diye dusunmustu ilk gordugunde.
Ama anne camasir yikamamisti. Yuzu gozu oyle olmadigina delildi.
Aglak kiz parayi sakladi. Anne, "Ne var kizim arkanda?" diye sordu.
"Hic" dedi kiz. Once bi elini acti, gosterdi. Tek eli arkasinda. Sonra ondeki el arkaya gitti. Bi sure oyalandi. Arkadaki el one geldi, acildi, bostu.
Oglan sonra ayildi birden. Kaptan Custeau bitmisti. Dans bitmisti. Elindeki kagit parcasina bi garip bakti. Ilk defa goruyor gibiydi. Neydi ki bu?
Hah! Kiz soyledi ya az once. Hic!
Oglan kizin elini hiddetle tuttu. Aileden geliyodu belki bu hiddet. Pesinden ceke ceke surukledi kizi. Kapiya vardi. Şıpıdık terliklerini ayagina gecirdi. Kiz da o telasla giyiverdi terliklerini, sol tek saga, sag tek sola.
Kiz islak gozleri ile ses cikarmadan surukleniyordu. Genelde patron kiz idi oyunlarinda. Ama oglan boyle sinirliyken ona itaat ederdi hep.
Oglan elinde kizin eli, avluyu asti. Sokaga vardi. Şıpıdık mavi terliklerinden biri koptu kopacakti zaten. Bi kere cignenmis sakiz ile yapistirmayi denemisti. Ama sakiz plastigi yapistirmazdi. Ogrenmisti.
Hizla sokagin basina vardi. Arabalarin gectigi asfaltli yol ile sokagin basi arasinda tozlu bi otopark vardi. Hiddetli baba otoparki asmis, asfaltli yolda biraktigi arabasina yonelmisti. Oglan kosar adim daldi tozlu otoparka; elinde kizin eli. Kiz kedi miyavlamasi gibi konustu, "Yavasla"
Oglan onu dinlemedi. Bi an once babaya varmaya calisirken, "Mavi balik ne guzel de dans ediyordu... Ben balik olsaydim keske. Bi basima... Ufff, bu park cok tozlu. Ayaklar tozlandi. Anne kizacak."
Kostu kostu kostu...
Aylarca kostu sanki ayaklari. O şıpıdık mavi terliklerin icindeki tozlu ayaklarini seyretti yol boyunca.
Kiz dehsete dusmustu, cunku oglanin onu hiddetli babaya surukledigini anlamisti. Ama cok gecti.
Aylar gecti, ve arabaya vardilar.
Baba direksiyona oturmustu. Sol cam yari aralik.
O da kim? Yaninda bir kadin. Bembeyaz giyinmisti. Elbiseleri o kadar beyazdi ki, kadinin kendisi icinde kapkara kalmisti sanki. Herseyi beyaz kendi kara bi kadin. Beyaz pamuklara burunmus hamambocegi.
Oglan cama tiklatti, boyu yettigince. Cunku elini kaldirinca bile camin aralik olan acikligina yetisemiyordu. Hiddetli babanin gozlerinde saskin bir ifade. Az once evde biraktigi gozleri olmayan oglan burdaydi. Ne cabuk varmisti buraya. Yaninda islak gozlu kizla.
Ama oglanin gozleri vardi. Yaninda getirmisti.
Hiddetli adam aralik cami indirdi, "Ne var?" dedi.
Cocuk bi elini hala tuttugu islak gozlu kizin bostaki eline saldirdir. Orda islanmis, burus burus olmus parayi vahsice aldi.
Kendi elindeki para ile beraber arabanin icine savurdu. Beyaz elbiseli kadinin kucagina dustu burus burus 2 kagit para.
"Al. Parani istemioz. Baska cocuklara ver!" dedi oglan.
Hiddetli adam sasirdi. Bu oglanin cumle kurabildigini bile bilmiyordu.
Sonra ayni sekilde uzaklastilar arabadan eve dogru.
Kiz biraz kuskundu, parasi gitti diye. Ama oglanin elini yine birakmadi. Onunla her yere giderdi.
Eve vardiklarinda anne sordu,"Nereye kostunuz? Babana mi? Ne oldu?" dedi.
Oglan, "Baba hasta galiba. Arabasinda bi hemsire vardi." dedi.

Ve oglan hemsirelerden hep nefret etti...

Sunday, November 06, 2005

pismanlik

Nezih ve sulu kakalari beni delirtmisti...
Cok kizdim kendisine, poposuna da bi samar... Kustuk sonra birbirimize. Ben onu sevince mirlamaz oldu. Uykusunda titrer oldu. Yine olayli bir camasir gununde bir tekini alt kata dusurdugum corabin yetim kalan tekinden fare yapmistim ona. Ici kaat dolu. Gozu biyigi bilem var. Onu attigimda saldirmaz oldu. Kustu bana...
Sora baktim bana tek katlanan kisi o. Beni yalniz birakmayan, sevince seven, kusunce kusen sadece o... Uyurken sokuldum yanina. Ozur dilerim babiskom dedim. Sevmek icin ona uzattigim elime saldirdi isirmak icin. Sessizce kabul ettim isirigini. Aldi, patilerinin arasinda disledi elimi ve arka ayaklari ile de sagli sollu pence salladi. Karsi koymadim. Hincini alinca gevsetti dislerini birakti elimi. Dogruldu. Her daim islak burnunu cücük sakalima (annem koydu bu adi) surttu. Sonra geri geldi fokur fokur kaynayan ic sesi.
Barismistik!
Sevdim mincirdim onu.
Sonra lap top'umu kucagima aldim. Cek yata yamuk vaziyette uzandim. Geldi 2 buklum kucagima uzandi. Laptop ile boynum arasinda kalan boslugu doldurdu. Fokur da fokur mirlio. Rahat etsin diye bi kolumla sardim. Tek elle yaziom bu yaziyi. Saatler surdu yaf :>
Keske her pismanliktan sonra geri donus bu kadar kolay olsa. Uzatsam elimi kirdiklarima, bi dis atinca barissak. Sonra da bi daha kirmicam diye soz versem. Lap top'la boynum arasinda kalan bosluga uzanmalarina gerek yok. Hem nisanlisi olan bi adam oraya uzanmaz yada istanbuldan gelmezler elimi isirmaya yada pence atan ogretmene cocuk teslim etmezler yada 50 yasindan sonra mirlayani mahallenin delisi ilan ederler. Deliler mirrlar zaten.
Ama bazen ofke, haksizliga ugramislik ve nefret buruyo icimi ve pismanligimi silip supuruyo.
Oysa ben de biliyorum affetmedigim kirdigim her insan, ayaklarimdaki bir zincir. O zincirlerden kurtuldukca geriye affedicek tek kisi kalicak o da kendim.
Sonra?
Sonra da ozgurum.
Belki o zaman yuksekten korkmam, esofmanla markete giderim, berbere gitmeden once sacimi yikamam, tiktak'li saatle uyurum, su damlamasina sinir olmam, gunes gozlugu takanlari yalanci sanmam, gece uyanip butun kapilari kapatmam ve ayaklarima dokunabilirim...
Mirrrr, mirrrr.

Saturday, November 05, 2005

Biten bi askin ardindan

Bi ask'a sahit oldum ben... Sonra bitti.
Bitmeden once bi yazi yazmistim... Ara sira acip okuyodum o yaziyi. Sonra baktim kaybediom habire. Blog'a koyayim dedim... Bunu sadece onlar ve ben anlariz ama olsun.
Buyrunuz:

Siz hic yumrugunuzu vurdunuz mu masaya?
Heeeey, ben buyum! Yumrugumu vururum ve alirim dediniz mi?
Sevdiklerinizi karsiniza aldiniz mi?
Bir genc kiz vardi yedi tepeli sehirde. Teni tenlerin en guzeli, saci saclarin en havalisi, yuregi yureklerin en delisi en dolusu. Ben “Ben” olmaya gidiyorum dedi ve basti gitti. Kendi olma yolunda kendisiyle olmayan herkesi karsisina aldi; kucukken sert sakalli yanagini sevdigi babasini, bamyasina doyamadigi anasini...
“Ben” olmak ne kadar da zordu, aciydi. Yalniz olmak vardi icinde. Tanimadigin insanlarla yoldas olmak, bi kerecik sicak yemek yemek istemek sicak aile ortaminda, gunduz “ben en guzeliyim en guclusuyum bu yollarin” diyerek yurumek ama aksamlari “ben en yalniziyim en cocuguyum bu tanimadigim sehrin” diyerek batteniyenin altinda aglarken kendi goz yasinin tuzu ile catlak dudaklarini daglamak... Bazen ruyalari “ben” olmaktan vazgec don geriye dese bile “asla” dedi yuregi uyanikken... O, uykudan uyanmak icin cikmisti bu yola, ruya gormek icin degil...
Sadece kendi ayaklarini degil, kendi kanatlarini ogrendi. Ogrendi ki o kirk ayakmis, ogrendi ki o kirk kanatmis.
Yanlis zamanlarda yanlis insanlar oldu belki...
Ama kirilmadi kanatlari, kirilmadi ayaklari...
Kirk ayakli kirk kanatli kadin, anne oldu. Ogretti en guzelini her seyin cocuguna. Ama biliyordu ki, cocugu kirk ayakli kirk kanatli degil. Ama bir gun ayaklarini kanatlarini ariyacakti... Ve buna hazirdi.
Belki kendinden vazgecmisti bu deli kadin, cunku sevgiye aska inanci yoktu. Belki de sevgi ask yoktu ama anne olmak vardi... Ama bi yerlerde hala yarimdi... Olsun, belki yarim kirik bi hayatti bu yasadigi ama tam bi anneydi... Belki bunla yasayacak, bunla tukenecekti... Ama hayatinda anlamli bir seyi vardi.
Kirk ayakli kirk kanatli yarim yurekli tam anne yedi tepeli kurtlar sehrinde...


Siz hic deliler gibi kirlarda kosup her turlu cilginligi yapip doyasiya yasadiginiz hayatinizda durup durulup dinlenmek istediginiz de meger bi basiniza oldugunuzu farkettiniz mi? Peki ailenizi bile tanidiginizdan suphe ettiginizde anne ve babanizinkinden ornek alip da kendi hayalinizdeki aileyi kurmak icin karar verince daha da saplandiniz mi yalnizlik batagina?
Bi kara yagiz delikanli vardi corak bozkir sehrinde. Sesi seslerin en toku, boyu boylarin en boylusu, posu poslarin en poslusu... Hadi gel “biz” olalim dedi onu sevdigini sandigi birisine... Cunku ona senin sevdiginle degil seni sevenle evlen demisti birileri.
“Biz” olma yolunda onla oldugunu zannettigi herkesi aldi yanina. Bi kadin, bi cift abla, kopan cocukluk arkadaslari, bi maymuncuk tatlisi nazli bebek, cd’leri oyuncaklari ve en cilgin anilari... “Ben babalarin kocalarin en yakisiklisiyim” diye yurudu yollarda, “Ben bi dev akvaryumdaki tek lepistesim aslinda” diye agladi tek basina. Nazli bebek tuttu bazen onu, anne-babasinin hayali tuttu bazen onu, arkadaslari, yalnizligi, sessiz kabullenisi, bu olmazsa ne olacak peki sorusu tuttu bazen onu... Ama hep tuttu birileri onu.. Zincirli kara yagiz bozkir delikanlisi... Bissuru zinciri oldu onu... Bazen ruyalari ve mavi denizlerdeki zahiri dostlari “Biz” olmaktan vazgec dese de, gormeden duymadan olmaz dedi...
Sonra gordu duydu... Acaba gormese duymasa miydi? Kafasi kumda mi kalsaydi lepistesin?
Babalari en guzeli, sadakatlilerin en sadakatlisi, lepisteslerin en cilgini, zippo sever koca koca zincirli kara yagiz bozkir delikanlisi, kopardi zincilerini... Ne olucaksa olucakti artik...
Tek yasardi o da... Belki yarim zincirli kosardi tekrar o ozgur kirlarda...

Sonra... Sonra... Sonra...
Yedi tepeli kurtlar sehrindeki kirk ayakli kirk kanatli yarim yurekli tam anne, zincirli kara yagiz bozkir delikanlisini tanidi. Biri “Ben” olmayi biliyodu “Biz” olmayi bekliyodu. Biri nasil “Biz” olunacagini biliyordu ama “Ben” olmayi bekliyordu.
Siz inanmayin 6 gunde aska...
Tanri 6 gunde dunyayi yaratmisti.. Ama siz tanrimisiniz ki 6 gunde yaratasiniz dunylarin en guzelini?
Siz sevdiniz mi?
Siz sevildiniz mi?
Masal di mi bunlar? Gercek olamaz. Ask olamaz.
Yildirim da laf mi be! Bi chat log’u kadar hizli ve birikmis bi askti bu...
Onlar tanrisiydilar kendi dunyalarinin.
Herkesi aldilar karsiya, bu tarafta bi onlar vardi, bi cocuklari bi de sevgileri... Sonra basladilar dunyalarini yaratmaya. Daglar yarattilar, ovalari yesillendirdiler, gollerde cakil sektirdiler kendi dunyalarinda... Sonra o karsiya yuzmeye geldi insalar, o dunyayi gormeye... Mavi denizdeki dost geldi, kurtlar sehrindeki yoldas geldi, beraber kirlarda kosulan arkadaslar geldi... Gorduler ogrendiler o dunyayi, sevgiyi.. Nasiplendiler o sevgiden. Cantalarina koydular, ceplerine koydular, avuc avuc goturduler o sevgiden... Cogaliyodu bunlarin sevgileri... Gun gelecek yalanci yoldaslar, yalanci karilar kocalar, yalanci ablalar da bulanacaklardi o sevgiye... Tapinacaklardi aska sevgiye...

Masal gibi mi?
Peki bu cebimdeki avuc avuc sevgiyi aski nasil aciklayacaksiniz? Ara ara gidip seyrettigim yaratilan dunyayi?

Nerde kalmistiniz kirk ayakli kirk kanatli kadin ve zincirli kara yagiz delikanli?
Hah! Hatirladim...
Sen su bulutlari yukselt sen de su golleri yerlestir... Evet az sola, biraz da saga... Guzel oldu bu dunya...
Bana bisey tutusturmayin kirarim sonra... Toz alirim ama...

28 agustos Pazar. Gece 02:11

Friday, November 04, 2005

Çamaşırlar

Ya biktim bu kistan. Camasirlarimi her yikadigimda yagmur yagio ve tekrar islatio. 3 posta islandilar, curicekler. 80 milyon vermistim mavi kazagima. Zaten disari ciktim geldim baktim Nezih (kedi olur kendisi) yatagimin ortasina micmis. Daha once de ev arkadasimin yatagina micmisti. Sirada cekyat var.
Bayram gunu oturmus blog yaziom. Ustelik ligeia bile bayramda ara vermis yazmaya ben yaziom... Su hale bak.
Peri de soruyo: Izmir'e nie gelmedin? Mok var gelmedim!
Nereye gelicem ya? Kime?
Kapimi kazara biri calar diye seker aldim, kimse calmadi. Oturdum kendim yedim.
Bi gelen olursa diye tatli aldim. Oturdum kendim yedim. Son iki teki cok degerli bir arkadasima kaktirdim, tek tesellim o. Halbuki yedigi o 2 tatlinin benim icin ne kadar anlamli oldugunu bilmiodu.
Ben de bi yerlere ait olsam... Birileri yolumu gozlese. Uff nerde kaldi bu? Trafige mi takildi? dese. Bitanem atkini al usutursun diye beni dusunse.
Yok ya nerde! Yalnizlik ile lanetlenmisiz.
Eskiden tanri olsam neler yapardim diye hayal kurardim. Bak iyi ki de tanri degilim. O sonsuza kadar yalniz ben ise olene kadar.
Hey tanri! Boktan hayatim icin senden hesap sorucaktim ya, vaz gectim! Sen cezani almissin.

Yanarim yanarim da 80 milyonluk mavi kazagima yanarim.
Bi daha camasir atmadan once hava durumuna bakicam.
Cok da sikistim... Once bi tuvalete gidiyim, sonra da Nezih'i cezali oldugu soguk odadan cikarayim...