Saturday, November 12, 2005

Misafircilik

Sanki dogdugu gunden beri yol aliyolardi.
Otobus gurultulu, mazot, kolonya, tutun ve yemek kokulu idi. Kel kafali kabak oglan koridordaki koltuga oturup arkasina yaslandigi halde ayak uclari ile zemine degmeye calisiyordu. Boyunun yetecegi gunu sabirsizlikla bekliyordu. O gun geldiginde, butun sevdiklerini kalbine beynine koyacak ve mavi denizlerdeki yosunlarla dans etmeye gidecekti. Buna emindi.
Islak gozlu somurtkan kiz ayak ucuna uzanmisti. Anne ise cam kenarinda, her zamanki gibi sessizdi. Basini cama dayamisti. Oglan da bi kere bunu denemisti ama otobus oyle vinnn'liyorduki butun sesi beyninde yankilaniyor, basini agritiyordu. Annesi basini cama yaslayip da nasil rahat ediyordu akli ermiyordu dogrusu. Amaaan, o nelere gogus geriyordu, bundan mi rahatsiz olucakti.
Yola cikali bir tam gunu gecmisti. Sessiz anne saat ilerledikce sarariyordu. Kiz arada uyanip biseyler yiyip yine ayak altina sere serpe bayiliyordu.
Oglan bikmisti yoldan,"Anne ne kadar kaldi?" dediginde cevap hep ayniydi: "Az kaldi oglum."
Ya bu az dedikleri sey bazen ne kadar da coktu. Bitmek bilmiyordu. Demekki buyuklerin ve kucuklerin az'i cok farkliydi. Yada annesi az'i bilmiyordu.
Otekiler tuzlu sicak sehirde, İzmir'de, kalmislardi. Ama oglan, ablasi ve annesi uzaklasiyolardi İzmir'den. Dogunun en dogusuna gidiyorlardi. Hiddetli sikilgan baba onlari bekliyordu dogunun en dogusundaki sehirde.
Oglan sıkıntıdan patlayacakti. Yandaki koltukta kitap okuyan genc kadinin kitabina bakti. Resimsiz sıkıcı bisey diye dusundu. Yazilari da cok kucuk. Bu buyukler ne kadar bayiliyolar canlarini sıkan seylere diye dusundu. Genc kiz yan gozle oglani suzdu. "Okuma bilseydin, fazla bi kitabim var onu sana verirdim" dedi. Oglanin gururu incinmis aglamakli bir sesle, "Ben okuma yazma biliyorum" diye atildi. "Kizma böcük. Ufaciksin. Okula gitmiyorsun sandim." diye ozur diledi kiz, ama oglanın gözlerinde bir ifade yoktu. "Okula gitmiyorum zaten. Bana böcük deme." dedi oglan. Genc kiz sasirdi. Anne ve abla bu konusmayi duyacak kadar kendilerinde degillerdi. "Al o zaman" diye bi kitap uzatti. Oglan kitaba bakti. "Resimlisi yok mu? Mavi denizli ve balikli?" Kızın gozlerinde bir suphe uyandi. Oglan gozlerin icini goruyordu. Kitabi ucundan tuttu, ustune bakti, "Harabelerin Çiçeği" dedi, okuma bildigini ispatladi ve eliyle itekledi; "Sıkılırım" dedi.
Sonra annesinin basini dayadigi genis camdan disariya bakti. Kocaman daglar gordu, sari-yesil otlar, kahverengi sirtli koyunlar ve kurumus camurdan duvarlari olan evler gordu.
Sonra en sevdigi oyuna basladi: Misafircilik.
Hedef bir ev secti, camurdan duvarlari olan. Bahcesinde carsaflar ve kucuk cocuk elbiseleri asiliydi, kurusun diye. Kosusturan tavuklar ve ateşi sönmek üzere olan bi odun ocagi gordu bahcede. Bi de kambur yasli bir kadin. Otobusun gectigi 1-2 saniye icinde gordu evi, adeta resim cekti. Sonra arkasina yaslanip gozlerini sıkıca yumdu.
Oyunun kurallari basitti. Oglan aklinda kalan resmin izleri ile bi hikaye uyuduruyordu. Sonra uydurdugu hikayenin icinde gorunmez biri olarak geziyordu. Misafircilik idi bu oyunun adi. Resimsiz kitaplardan eglenceliydi.
----------Evde iki oglan kardes vardi. Birbirinden yaramaz. Her daim islak burunlu. Anne bahcedeki odun ocaginda yemek yaparken, afacan kardesler tavuklari ve civcivleri kovaliyorlardi. Nine bahcedeki sedire tunemis, kafasi onune dusup duruyordu. Tavuklar kacistikca cocuklar daha da heyecanla atliyolardi tavuk obeklerinin ortasina. Onlarin gurultusu ninenin uykusunu boluyordu. Yemek tam pisti pisecek. Oglanlar camur birikintisine yuvarlandilar. Oyunun eglencesinden hala kahkaha atiyolardi. Bir sure sonra yaklasan tehlikeyi sezdiler: Anne
"Naptiniz? Ustunuzu daha yeni temizlemistim!" diye tehlikeli bir sekilde yaklasirken oglanlar yiyecekleri dayagin korkusu ile az once dagilan tavuklar gibi kacistilar. Ninenin yanina atlayiverdiler. Ustlerindeki camur sedirin ortusune bile bulasmisti. Kambur nine uyandi. Bir elinde terlik olan annenin yamacindaki oglanlara yaklastigini gorunce, olayi kavrayiverdi. "Ellesme bakiyim! Cocuk onlar!" deyiverdi bastonu havada. Bahcedeki islak carsaf ve kucuk elbiseler camurlu olduklari icin yikanmislardi. Sonen odun ocagindaki pismis yemegi icerde yer sofrasinda yiyorlardi simdi. Baba da gelmisti. Oglanlar babanin sag ve sol yanina oturmuslardi. Anne ile barismislardi. Nine sofrada degil, sedirde yiyordu yemegini. Nine hep sedirdeydi. Oglanlar bir kollari babalarinin sag ve sol dizine dayali, islak burunlarini ceke ceke yemeklerini yediler. ----------
Kabak oglan misafircilik oyunu bitince gozlerini acti. Yandaki abla uyumustu. O kitabi okuyan herkes sıkılır ve uyur diye dusunde oglan. Sonra annesinin koluna dolandi. "Anne, anne" diye fisildadi. Uyandirmak istiyordu ama rahatsiz etmemek isteyen bir ses tonuyla sesleniyordu.

"Anne, anne"
"Hmmm?"
"Anne ne kadar kaldi?"
"Az kaldi oglum."

2 Comments:

At 11:31 PM, Blogger ligeia said...

... sanki ayak altına uzanmış, sürekli uyuyan kız çocuğu ben'dim.. sanki oradaydım. öyle hoş betimlemişsin ki... yalın ama vurucu... evet, sanki hafızandan o kareleri almışsın önüne, 'resmetmişsin' sonra da aralara kendi renklerini de ekleyerek...
çok güzel. "hissettim"...
bir de... ah şu büyükler... biz de büyüyor muyuz ne? korkutuyor 'büyüme' fikri... hayır hayır, ben hep o küçük kadın kalmak istiyorum...

 
At 11:42 PM, Blogger Bruno! said...

@ligeia
buyumek sadece bedenin kirismasi, cocukluk icerde bi yerde.
gel... misafircilik ogreticem sana. Sonra ikimiz berabar oynicaz...
Ayak ucuna uzanma, sacina basarim.

 

Post a Comment

<< Home