Tuesday, March 07, 2006

Karpuz

%90'ınız su olursa karpuz olursunuz.

Tanrı korkak...
Kendinin bile kaldıramayacağı yükleri ve acıları yarattıklarının omuzlarına yüklemiş.
Boşuna değil %75'imizin su olması.
Sık sık kaybediyorum bu sudan :)
Ne güzel ağlayabilmek! İçim içime sığmaz bazen. Aşkım, öfkem, hüznüm önce gögüs kafesimde doğar, yukarı tırmanır. Boğazımda dayanılmaz bir baskı ve nihayet gözlerimden dışarı süzülür.
Zehirin boşalması gibi.
Hiç utanmadım ağlayabildiğime...
Boşuna değil %75'imizin su olması.

İçinize ağlamayın.
%90'ınız su olursa karpuz olursunuz.

Gel beraber ağlayalım,
gözgöze PERVANEler gibi...

Monday, February 20, 2006

Yarım Yezidi Çemberi

İki elini arkasında birleştirmiş, tüm ağırlığı sağ ayağında sırtı taş duvarda
oyun oynayan diğer çocukları izliyordu.
Bu gün de mutuz bir gündü.
Bugun de yalnız bir gündü.
Bir yarim daire çizdi boştaki ayağı ile
sol yanindaki duvardan sağ yanına.
Bir daha kimse bundan daha fazla yaklaşamıcak üzemicek beni dedi
Öğrenecekti: İnsan, tek olamaz.
5 dakika sonra abisi geldi;
elini omzuna koydu, "Özür" dedi.
Çabucak unuttu sözünü çemberini.
Taş yürekli sansa da kendini affederdi herkesi.
Aradan 19 sene geçecek yine unutacaktı çemberini
sözünü.
Öğrenecek: İnsan, tek olamaz...

Saturday, February 18, 2006

uzak

hem de çok

Saturday, December 17, 2005

Dilek Duvarı

Kabak oğlan gezmeleri severdi.
Bir köşede unutulurdu, ve o yokmuş gibi davranırdı herkes. O da dinlerdi; misafircilik oynamadan misafir olmak güzeldi.
Abiler, ablalar ve anne de vardı kabak oğlanın yanında.
Yenildi, içildi, konuşuldu. Ev sahibi kabak oğlanı çok sevmişti: Ne ortalığı kurcalıyor, ne sorular soruyor, ne de sesi çıkıyordu. Yok gibiydi çünkü bu oğlan.
Gezme bitti.
Ev sahibi kabak oğlanı ve ailesini ana yola kadar geçirdi.
Ara sokaklardan inildi. Birbirinin aynısı tak katlı veya 2 katlı evler...
Her sokakta aynı koku vardı.
Derken bir duvar çıktı karşılarına. Siyah bi duvar. Üzerine birsürü küçük taşlar yapıştırılmıştı. Ev sahibi anlattı, "İnsanlar dilek tutup taş yapıştırıyorlar. Yapışıp kalırsa dilekleri oluyor." dedi.
Kabak oğlan elleri montunun çebinde en önde duvara bakıyordu boş boş.
Arkasında abiler, ablalar, anne ve ev sahibi.
Ne kadar da çok dilek gerçekleşecekti...
Sonra yerdeki taşlara baktı; dileği olmayanların taşlarına.
Ne kadar da çok dilek gerçekleşmeyecekti...
Eline bir taş aldı. Bir taşa bir de duvara baktı.
Ama bir dileği yoktu. Neyi istiyorum ben? dedi kendi kendine. Hiç birşey diye cevap geldi içeriden.
Önünde siyah bir duvar, elinde küçük çakıl, dileksiz boş gözleri...
Bir dileği yok muydu yoksa dilerse olmayacağı gerçeği mi alıkoyuyordu onu karar veremedi. Ve üzüldü...
Kabak oğlan çakılı cebine koydu. Arkasını döndüğünde kimseyi göremedi.
Onu unutmuşlardı.
Kısa bir an nefesi kesildi, gözleri döndü... Sonra çabucak kendine geldi. Bu hep böyle olmuştu ve böyle olacaktı.
Hava kararacaktı az sonra. Üstelik soğuktu da. Ve pek çok ara sokak vardı. Kim bilir hanigisine girmişlerdi.
Elleri cebinde oraya oturuverdi. Cebindeki çakılı sıkıyordu bir eliyle. Kimse geri gelmedi. Kabak oğlan iç dudağından parçalar koparmaya başladı dişleriyle. Sinirlenmişti. Korkmuyordu ama bu kadar kolay gözden çıkarılmış olmak onu sinirlendirmişti.
Sonra içini bir heyecan kapladı. Yalnız olmanın heyecanı, hiç kimseya bağlı olmamanın heyecanı. Üzücüydü ama heyecan vericiydi. Şimdi şu köşecikten yürüse gitse, tek başına yeni yerlere yerleşse yeni kokular koklasa... Ne kadar da heyecan vericiydi.
İçi ürperdi. Heyecandan mı yoksa çişi geldiği için mi karar veremedi.
Bunları düşünürken, bir köşeden abisi çıkıverdi. "Nerdesin baş belası" dedi kabak oglanın çakıl tutan elini tutarken. "Abi dileğin var mı?" dedi kabak oğlan. "Bir sürü!" dedi abisi. "Neden peşimizden gelmedin?" diye azarladı oğlanı.
Oğlan abisinin elini silkeledi attı ve hızlı 2 adımla öne geçiverdi, "Siz beni takip etseydiniz" diyerek abisinin çıktığı sokağa döndü.
Çakıl taşını attı; onun dileği yoktu.
Dilekten, yükten ve bağımlılıktan azade idi...
Elleri cebinde tek başına yürüdü.
Nereye gideceğini bilmiyordu.
Ama karizmaya halel getirmedi.

Thursday, December 08, 2005

Sıkıştım

Ve eziliyorum.
Ve anlık mutluluklarla yaşıyorum.
Ve anlık göz yaşları, ya gülerken ya uykudan uyanıp.
Ve kimse bilmiyor.
Kimse de bilmesin zaten...

Sunday, December 04, 2005

Hoppidi

Çok nadiren içim içime sığmaz.
Böyle salıncakta sallanırken hani olur ya vızıl vızıl bişeyler içeride; çişimiz gelir...
Yoksa başkasının gelmez mi? Bi tek bende mi olur? :(
Güzel bi gündü 3 Aralık c.tesi. Reset tuşuma basılmış gibi.
Düşündüm tek kelimelik özetler: Huzurlu, şanslı, öğrenmiş, paylaşmış, sevilmiş, eğlenmiş...
Hakediyoru-m/z.
Eve giden sokağa döndüğümde, küçükken yaptığım gibi yaptım: Hoppidi hoppidi diye sek sek sektim... Kazık kadar adam sekiyor. Bu rezaleti gören olmasın diye sokağı kolaçan ettim, sonra sektim.

Tesekkur.
Hoppidi hoppidi...

Sunday, November 27, 2005

Where Will You Go, Evanescence

Eskiden oturduğum evde soğuk karanlık bir odam vardı.
Her akşam şarap içer bu şarkıyı dinlerdim:

You’re too important for anyone
You play the role of all you long to be
But I, I know who you really are
You’re the one who cries when you’re alone

But where will you go
With no one left to save you from yourself
You can’t escape
You can’t escape

You think that I can’t see right through your eyes
Scared to death to face reality
No one seems to hear your hidden cries
You’re left to face yourself alone

I realize you’re afraid
But you can’t abandon everyone
You can’t escape
You don’t want to escape

I’m so sick of speaking words that no one understands
Is it clear enough that you can’t live your whole life all alone
I can hear you when you whisper
But you can’t even hear me screaming

I realize you’re afraid
But you can’t reject the whole world
You can’t escape
You won’t escape
You can’t escape
You don’t want to escape

Şimdi de aydınlıkta dinliyorum.